20 Mart 2012 Salı

Selçuklular ve Osmanlı Döneminde Eğitim Sistemi


Selçuklular ve Osmanlı Dönemi
Sıbyan Mektebi
Osmanlıların ilköğretim seviyesindeki okullarına genel olarak “sıbyan mektebi” veya “mahalle mektebi” denilmektedir. Sıbyan okullarına “mektep” veya “küttab”, yoksul çocuklar için açılanlara da “küttab-ı sebil” veya “mekteb-i sebil” de deniyordu. Küttab veya mekteb, “yazı öğretilen yer” anlamına gelir. Önceleri burada sadece yazı öğretiliyordu. Ancak sonra temel İslami bilgiler de bu okullarda verilmeye başlanmıştır. Önceleri bu öğretim için özel olarak yetiştirilmiş öğretmenler olmadığı gibi, “okul” denebilecek binalar da yoktu. İmam Malik de, mescidleri kirletebilecekleri düşüncesi ile, onlara mescidler de yer vermeyince bu okullar özel evlerde, mescit ve cami kenarlarında vs. yer bulmuşlardır. Sıbyan okulları her mahallede, oranın zengin ve hayır sever kişileri tarafından kurulur, zengin bulunmayan yerlerde ise halk el birliği ile okul yaptırırdı. Devletin ileri gelenlerinin okul yaptırması ise bir gelenekti. Sıbyan okulları özel kişiler tarafından kurulmuşsa, okula han, hamam, dükkan, zeytinlik gibi gelir kaynakları bağlanır ve öğretmen harçlığı, okulun bakımı gibi giderler bu gelirlerle karşılanırdı.
Küttab veya Mekteb öğretmenlerine “muallim” deniliyordu. Muallimler genellikle o mahalle veya camiin imamı da olurlar; imamların eşleri de kız öğrencilere öğretmenlik yapabilirdi. Muallimler genellikle fazla itibar görmezlerdi. Küttab öğretmenleri çeşitli zamanlarda ve Kuran’ın bitiminde, öğrencilerden ve ana babalarından hediyeler alırlardı.
Çocukların küttaba başlama yaşı, 7 civarında idi. Bitirme ise 13-15 yaşları arasında, buluğ çağında olurdu. Başlama, özellikle Osmanlılarda “amin alayı” denilen, çocukların ve öğretmenlerin katıldığı, ilahiler okuyarak o yerleşim yerinde yürüyüş yapılan bir törenle olurdu. Genellikle, bir odalı küçük yapılar olan bu okullarda sıra yazı tahtası ve masa gibi araçlar yoktu. Çocuklar okula ait hasır, kilim ya da evlerinden getirdikleri yastık üzerine diz çökerek oturur, önlerindeki rahleler üzerindeki Kuran ve dua kitaplarını okurlardı. Burada farklı seviye ve yaşlarda çocuklar bulunabilirdi. Dolayısıyla bu tür ortamlarda dayak olayları da fazlaca oluyordu.
Öğretimin esası Kuran idi. Öğrenciden üç yılda Kuran’ın ezberlemesi istenirdi. Ama bu, çoğu zaman ezber olmaz, Kuran’ın hatmi (baştan sona bir kez yüzünden okunması ve bazı sayfaların ezberlenmesi) olurdu. Programın içinde yazı da vardı. Yazı, şiir ve atasözleri üzerinde olurdu, Küttablar da, bu derslere ek olarak hikayeler ve aritmetik de vardı, ibadet şekilleri de öğretiliyordu. On yaşına kadar Kur’an’ı hatmeden çocuk, daha sonra kelime bilgisi, hitabet, dilbilgisi, edebiyat, tarih gibi ek konular üzerinde üç yıl daha çalışabilirdi. Perşembe öğleden sonra ve Cuma günleri tatil idi.
Bizans’da ve İslam aleminde temel öğretim, genel şartlar ve prensipler bakımından birbirlerine çok yakındı.
Her iki taraf da, eğitilmiş iyi bir dindar kişi yetiştirmeyi amaç edinmişti. Her iki taraf da, eğitimin ailede verilmesi taraftarıdır. Eğitim yaşı olarak 6 yaşın sonlarını alıyorlar. İslam aleminde okullar camilerle ne kadar içli-dışlı ise, Bizanslılarda da manastırlarda, narthexlerde veya büyük kiliselerde idi. Öğrencilerin oturdukları yerlerde aynı idi: sıralar, toprak, koyun postları,vs.. Öğrencilerin kullandıkları malzemelerde birbirine yakındı: tabletler, taş tahta, yazı takımı, mürekkep şişesi, kamış kalemler, her iki tarafta da cevizden ezilerek yapılan mürekkepler kullanılıyordu. İlkokul öğretmenleri, her iki tarafta da sefil ve müşkül bir halde idiler ve alay konusu oluyorlardı. Öğrencilerin çeşitli zamanlarda ve çeşitli vesilelerle getirdikleri hediyelerle yaşıyorlardı. İslamiyet de Kur’an’ı bitirtince hocaya verilen “hitma” Bizans da “nomisms” adını alıyordu.
Müfredat programları da mukayese edilebilir şekilde: okuma-yazma, gramer, hesap vs.. iki tarafta da atasözleri ve vecizeleri, öğretim malzemesi olarak kullanılıyordu.
Öğretim metotları da aynıydı. Ezber öğretime hakimdi. Derslere “besmele” ve “hamdallah” ile başlanıyor, her hafta sonunda kontrol ediliyordu. Hafta sonu tatilleri, ikisinde de vardı. Her iki tarafta da disiplin ve düzen, büyük öğrenciler tarafından korunmaya çalışılıyordu.
Bu okulların öğretim programları alfabe, Kur’an, Türkçe, çeşitli dinsel bilgiler ve güzel yazı gibi sınırlı sayıdaki dersten oluşuyordu bu okullar, halkın temel okuma yazma gereksinimine bir ölçüde de olsa cevap veren kurumlar olduklarından, daha çağdaş okulların açıldığı Tanzimat döneminde bile varlıklarını korumuşlardır.
Öğretimdeki ceza metotları da aynı idi. Arapların falakası,Bizanslılarda “phallagas” şeklinde vardı. Falaka çok eskiden beri doğuda da batıda da kullanılan bir aletti.
Buradan çıkaracağımız sonuç, Anadolu ve Doğu Akdeniz çevresinde ilköğretim alanında ayrı dinlerin, kültürlerin ve ulusların birbirine oldukça yakın, birbirinden etkilenmiş bir ilköğretim sistemleri olduğudur. Osmanlılar da uzun yüzyıllar boyunca bu sistemi yaygın olarak kullanmışlardı.

Medreseler
Osmanlı Medrese Sistemi
Bu döneme Cumhuriyet öncesi eğitim sistemi de denilebilir. Medreseler, ilköğretimden yükseköğretime kadarki eğitim kademelerini içine alırdı. Yetenekli bir öğrenci devre usulüne göre yüksek tahsilini de buralarda bitirebilirdi.
Medreselerde diploma usulü uygulanırdı. Yani müderris, öğrencinin tam yetiştiğine kanaat getirdikten sonra diplomasını verirdi. Medrese hocası, bu konuda tam yetkiliydi. Öğrencisini her yönüyle iyi bir şekilde tanırdı. Günümüz ifadesiyle bireysel eğitim yapılırdı, denilebilir.
Medreseler genellikle vakıflar tarafından kurulur ve yönetilirdi. Her türlü masrafları vakıflar tarafından karşılanırdı. “Öğretmen maaşları mahalli idareler tarafından ödenirdi.” 1947’den itibaren ise devlet tarafından yani genel bütçeden ödenmeye başlanmıştır.
Yüksek kademede belirli bilim dallarına göre ihtisaslaşma söz konusuydu. Ülkenin bürokrat, doktor, yargıç gibi aydın gurubunu yetiştiren bu kurumlarda ileri din bilgisinin yanı sıra mantık, metafizik, geometri, matematik dersleri de verilmekteydi.
Medreselere sıbyan okullarını bitirmiş ya da kendi kendini özel olarak yetiştirmiş Müslüman ve Sünni mezhebinden olan erkek çocukları alınırdı. Bu nedenle kız çocuklarının sıbyan mekteplerinden sonra örgün eğitime devam etme hakları yoktu.
İstanbul’da Fatih medreseleri yapıldıktan sonra, Osmanlı Devleti sınırları içindeki medreseler de bir derecelenmeye, yeni bir teşkilata tabi tutuldu. Buna göre, medreseler aşağıdan yukarıya doğru şöyle sıralandı:
Haşiye-i Tecrid: Buralarda çalışan müderrislerin yevmiyesi 20-25 akçe idi. Burada okutulan ana kitap “Haşiye-i Tecrit” olduğundan medrese de bu adı almıştı. Bu kademede ayrıca Emsile, Bina, Maksüt, Avamil, Izhar, K Şerh-i Tevail, Şerh-i Ferak, Mutavvel gibi kitaplar okutulurdu.
Miftah medreseleri:  Haşiye-i Tecrid medreselerinin üstünde, müderrislerinin 30-35 akçe aldıktan ve okutulan ana kitabın “Şerh-i Miftah” olması nedeniyle bu ismi almış medreselerdi. Ayrıca burada da H Tecrid, Tenkih ve Tavzih, Mesabih gibi kitaplar okutuluyordu.
Kırklı medreseler ve Hariç elli medreseleri: Osmanlılardan önceki sultan ve emirlerin yaptırmış oldukları medreseler bu adı alıyorlardı. Müderrisleri 40 akçe alıyordu. Bu medreselerin ilk sınıflarında Şerh-i Miftah, orta sınıflarında Şerh-i Mevakıf (Kelam) ve yüksek sınıflarında da Hidaye (Fıkıh) okutuluyordu.
Dahil Elli Medreseleri:  Osmanlı padişahları, şehzade anneleri, padişah kızları ve şehzadelerin yaptırdıkları medreseler bu ad veriliyordu. Müderrisleri 50 akçe alıyordu. Aşağı sınıftakiler Hidaye, ortadakiler Telvih (Usul-ü Fıkıh) ve ilerdeki öğrenciler Keşşaf veya Kadı Beydavi tefsirlerinden birini okuyorlardı.
Musıla-ı Sahn:  Derece olarak Dahil elli medreseleri derecesinde idi. Ancak burası Sahn-ı Seman medreselerine öğrenci yetiştiren Tetimme medreseleri olduğu için, “Sahn medreselerine götüren” anlamında bu ismi almışlardı. Okutulan dersler de Dahil elli medreselerinde okutulan dersler idi.
Sahn-ı Seman Medreseleri:  Fatih Külliyesi içindeki en yüksek medreselerdi. Müderrisleri 60 akçe alan Musıla-ı Sahn müderrisleri daha çok ücret alırlardı.
Gerek müderrislerin yükselirken gerekse öğrencilerin bir yukarı kademedeki medreseler derslerine devam ederken, yukarıdaki medreseleri bitirmeleri, buradaki dersleri okuduklarına ve anladıklarına dair müderrislerden belge almaları gerekiyordu. Öğrenci geçişlerinde bu medreseler sıralamasına dikkat edilmesi üzerine bir çok fermanlar yayınlanmış, ama gene de sık sık bu sıralamanın bozulduğu görülmüştür.
Süleymaniye Külliyesi yaptırıldıktan sonra medrese sıralamasına “Ibtida-i Altmışlı” ve “Hareket-i , Altmışlı” kademeleri ile Müsıla-ı Süleymaniye, Hamise-i Süleymaniye, Süleymaniye ve Darü’l-hadis medrese kademeleri eklenmişti. Ayna zamanda maaşı az olan medreseler arasında da bazı yeni sınıflamalarda yapılmıştı. Süleymaniye külliyesi 16.yüzyılın ortalarına doğru Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır. Mimarı, Mimar Sinan’dır. Süleymaniye külliyesin de 6 tane medrese vardı ve buralarda tıp, tabiiye, riyaziye dini hukuki ve edebi bilimleri öğretimi yapılıyordu.
Fatih’in büyük külliyesi yaptırılınca, İstanbul’un ilk Türk yükseköğretim kurumları olan bu medreseler bütün öğrencileri, araç-gereçleri ve müderrisleriyle oraya taşınmışlardı. Fatih külliyesi, Ayasofya kadar muhteşem olan bir kilisenin yıkıntıları temizletilerek yaptırılmıştır.
Külliyenin yapımı 1462’den 1470 yılına kadar sürdü. Külliye de bir cami, tetimme ve Semaniye medreseleri, türbe, Darüşşifa, hamam, imaret (aşhane, misafirhane), Tabhane (takat, kuvvet verilen yer), misafir odaları, 4 tane zaman ölçme yerleri ve bir de ilkokul vardı. Medresenin müderrisleri de bu civardaki evlerde oturduğundan, daha sonraki yüzyıllar içinde İstanbul’un Fatih semti tam bir yükseköğretim semti olmuştur.
Semaniye medreseleri Külliyenin Akdeniz ve Karadeniz taraflarında idi. Bunların hizasında 8 medrese daha vardı ve bunlar, Semaniye Medreselerine öğrenci hazırlayan Tetimme Medreseleri idiler.
Tetimme medreselerine “Musıla-ı sahn” da denilirdi. Burada okuyan öğrencilerin adlarıda “suhte” (daha sonra “softa” olmuştur) idi. Tetimmeler sınıf sınıf ayrılmakta idi ve bu ayrım “baş” ve “ayak” tabirleriyle yapılıyordu.
Suhteler “mukaddimat-ı ulüm”u okuduktan sonra “mülazım” olur ve ihtisas yaparlardı. Bunların da bir kısmı Sahn medreselerine geçerek “danişmend” olurlardı. Her Tetimmede 8 hücre, her hücrede de önceleri üç öğrenci olurdu. Daha sonraları nüfus artınca, buralarda kalan öğrenci sayısı da artmıştır. Suhteler, derslerini “muid”lerden ve “müsteiddin” öğrencilerden alırlardı.
Semaniye medreselerine “Kurşunlu medreseler” de denir. Bunlar öğrencilerini “Hariç”ten ve Tetimme medreselerinden alırlardı. Bunlar, Külliyenin ve devrinin ihtisas medreseleri idiler ve burada her danişmende bir oda veriliyordu. Sekiz medreseden her birinin bir büyük dershaneleri ve ayrıca 20 tane de odası vardı.
Fatih medreseleri nakli ve akli bilimlerde öğrenci yetiştirmek için kurulmuş medreselerdi. “Sahn” sözü, önceleri yalnız bu medreseler için kullanılırken sonra başka medreselere de ad olarak verilmiştir. Fatih Külliyesinin bir kütüphanesi olduğu gibi, ayrıca medreselerin de kütüphaneleri vardı. Külliyenin tatil günleri Salı idi. Bayram ve Kandil günlerinin dışında Ramazan ayı da tatil olurdu. Medresede dersler sabah ve akşam dersleri olarak belirleniyordu. Öğle ile ikindi arası dinlenme zamanıydı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder